Öldüren iş kolu kot taşlama atölyelerinde kısa bir süre çalıştıktan sonra iki kardeşiyle birlikte tedavisi imkansız silikozis hastalığına yakalanan Abdülhalim Demir, kamuoyuna hitaben Leyleğin atılmış yavruları başlıklı bir mektup gönderdi.
İbrahim Güllüoğlu, Abdülhalim Demir gibi Bingöl'ün Taşlıçay köyünden. Güllüoğlu da pek çok kot taşlama işçisi gibi silikozis hastası olduğunu askerde çürüğe çıkınca öğrendi.
İSTANBUL - Şimdi merak ediyorum yazımı okuyup bize sahip çıkacaklar mı? Yoksa bu leylek hikayesine gerçekten inanacağım. Acaba atılmış yavrular biz miyiz? diye soran Demirin yaşadığı Bingölün Karlıova ilçesi, Taşlıçay Köyünde 300 kişi aynı hastalıktan ölümü bekliyor. Sigortasız çalıştırıldıkları için tedavi olacak, dava açacak paraları olmayan kot taşlama işçileri adına bir soru daha soruyor Demir: Sigorta nedir duymuştuk ama ne için gerekli olduğunu anlatmamışlardı. Bizim gözümüzde sigorta 20 yıl aynı iş yerinde çalışanı emekli etmekti. Oysa sigorta hayatı garanti etmekmiş. Hadi bizler bilmiyorduk, peki devlet neredeydi?
NTVMSNBC, bundan kısa bir süre önce kot taşlama işçilerinin dramlarını kamuoyu gündemine taşımıştı: Köyden iş için gurbete çıkıyor, birkaç yıl kot taşlıyor, askere gittiklerinde çürük raporu verilince hastalıklarını öğreniyorlar ve köylerine ölmek için dönmek zorunda kalıyorlar demiştik. Öldüren İşkolu: Kot taşlama
30 ASKERİN 20Sİ ÇÜRÜK RAPORU ALIP GERİ GELİYOR Bingöl Karlıova Taşlıçay Köyünden Abdülhalim Demir, köylerinde bir evde üç-beş hasta bulunduğunu açıklamıştı: Gurbetçi olduğumuz için köyün hepsi İstanbulda bu işi yapıyordu. Köyümüzden yılda 30 asker gönderiyoruz. Son üç yılda gönderdiğimiz 30 askerin 20si çürük raporu alıp geri geliyor. Benim iki kardeşim de bu durumda. Kardeşlerimin biri 22, diğeri 20 yaşında. Onlar üçer yıl çalışmıştı İstanbuldaki atölyelerde. Ben de 1999-2003 yılları arasında Güngörende çalışmıştım. 6 ay çalışmak hastalanmak için yeterli zaten.
Demirden bir mektup geldi bu sabah: KAMUOYUNA
LEYLEĞİN ATILMIŞ YAVRULARI Leyleklerin yuvada besleyebileceğinden çok yavrusu olunca, yetiştirebileceği kadar yavruyu yuvada bırakıp, fazla olanları yuvadan atar. Bizler Bingöl ün Karlıova ilçesi Taşlıçay köyünde doğduk. 1990lı yıllara kadar hayvancılıkla olan geçimimiz iyi safhadaydı. Köyümüzün toplam 32 bin küçükbaş hayvanı vardı. Herkesin hayatı güllük gülistanlık iken köyümüze koruculuk getirildi. Köyümüz için pek de hayırlı olmayan günler de böylece başlamış oldu. Köyden 86 insan korucu seçildi. 2 bin 100 nüfuslu bir köyde 86 kişinin, bu kişilerin ailelerini de 10 kişiden sayarsak, yalnızca 860 kişinin istihdamı sağlandı. Herkes yaylaya çıkamadığı için hayvanlarını satmak zorunda kaldı. Geri kalanların göç etmekten, gençlerin gurbete çıkıp çalışmaktan başka çareleri kalmadı. Gurbete gelenlerden biri de bendim. Maddi imkansızlıklar yüzünden okulu bırakıp İstanbula geldim. Çocuk yaşta olduğum için iş bulmakta zorlandım epey. Önceleri bulduğum iş yerlerinde, yatma yeri vermedikleri için çalışamadım. Sonra İstanbula daha önce gelmiş arkadaşlarımızın çalıştığı kumlama atölyelerinde çalışmaya başladım.
CAZİP OLAN YATACAK YERİN DE OLMASIYDI Bu atölyelerde yatma yeri veriyorlardı. Normal diğer iş yerlerinde çalışan kişilerle maaşlarımız aynıydı. Bize cazip gelişi sadece yatacak yer verdiklerindendi. Kumlama, Türkiyeye yeni geldiği için fazla gelişmemişti. Karanlık bir odada deniz kumuyla kot beyazlatılıyordu. Kum fazla harcanmasın diye de odalara ufak fan takılıyordu. Bu işlerde çalışanlar ya bizim gibi yatma yeri sıkıntısı çekenler ya da yabancı uyruklu işçilerdi. 1999 yılında rodeo (kumlama) çok aşırı parladı. Neredeyse piyasaya sürülen bütün kotlara beyazlatma yapılıyordu. Bir anda aldığımız maaşlar piyasanın iki üç katına çıktı. Herkes köydeki veya çevredeki eşine dostuna bu işi tavsiye etti. Burada başka işlerde çalışan arkadaşlar dahil işlerini bırakıp kumlama işine girdiler.
KELEPİR BİR BODRUM BİR DE İŞÇİ GEREKLİYDİ İstanbulda iki elin parmaklarıyla sayılacak kadar kumlama atölyesi varken bu sayı yüzlere kadar çıktı. Hiç kumlama nedir bilmeyen sermayedarlar bir kumlama ustasına 3 kuruş fazla verip himayesinde rodeo kurdular. Rodeo açmak için bir kompresör, bir hava tankı, birkaç püskürtme tabancasından başka sermaye gerekmiyordu. Unutmadan, kelepir bir bodrum bir de çalışacak işçi gerekliydi. Bizler İstanbula gelip 1 sene 10 ay çalışıp, köyümüze 15 gün dinlenmeye giderdik.
SİGORTA NEDİR DUYMUŞTUK AMA... Sigorta nedir duymuştuk ama ne için gerekli olduğunu anlatmamışlardı. Bizim gözümüzde sigorta 20 yıl aynı iş yerinde çalışanı emekli etmekti. Oysa sigorta hayatı garanti etmekmiş. Hadi bizler bilmiyorduk, peki devlet neredeydi; çalışan işyerleri vergiye tabiydi. Elektrik faturası ödüyorlardı, vergi ödüyorlardı. Peki merak etmiyorlar mıydı, bu iş yerinde ne üretiliyor, kimler çalışıyor. Sonuç itibariyle; senin belli iş yasaların ve bunun denetimi için kurumların var. Sen buraya elektrik, su verip vergi alıyorsan, merak edip denetleyeceksin; şartlara uygun, koyduğun yasaya uygunsa çalışma ruhsatı vereceksin.
Ve şu an hepimiz hastayız, hem de tedavisi olmayan bir hastalık. Sadece köyümüzde resmi olan hasta sayısı 187. Doktora gitmeyenlerle beraber 300 kişi hasta ve çaresiz ölümü bekliyoruz. Türkiyenin birçok bölgesinde bu işten hastalalnmış işçiler var. Bizim hikayemiz böyleydi; onlarınki kimbilir nasıl?
ATILMIŞ YAVRULAR BİZ MİYİZ? Şimdiye kadar üç arkadaşımızı kaybettik ve yatağa mahkum dört arkadaşımız var; yaşamları oksijen tüpüne bağlı. Aslında hepimiz perişanız çünkü çalışamıyoruz, yürümekte bile zorluk çekiyoruz. Geçimi bize bağlı ailelerimiz var, onlara bakamıyoruz. Bu bize hastalıktan da çok koyuyor. Bizi bu hallere düşüren iş sahipleri kadar devlet de suçludur. Bize sahip çıkmalıdır; bizi iyileştiremezse bile en azından bundan sonraki yaşamımızı garanti altına almalıdır. Şimdi merak ediyorum yazımı okuyup bize sahip çıkacaklar mı? Yoksa bu leylek hikayesine gerçekten inanacağım Acaba atılmış yavrular biz miyiz?
bu haber NTV"de daha önce yayınlanmış
olabilir ama umarım bu akşam (7.10.08)
haberlerinde ikinci mektup da
birincisiyle birlikte verilir. onun
ötesinde belki Çalışma ve Sosyal
Güvenlik Bakanlığı"na hitaben bir
dilekçe zinciri başlatılabilir mi,ya
da nasıl başlatılır?Gerek NTV
camiasından,gerek haberi okuyanlardan
bu konuda fikir üretmek isteyenler var
mı?
semra ay - Kocaeli
07 Ekim 2008, Salı 19:52
ınanın bu durumlara cok uzuluyorum ama
elden bıse gelmıyor benım babamda
esnef bende bı donem calıstım 3ay
kadar ve bızımde sıgortamız
yoktu.aslında calısanlar olarak bı
mıktar parayı cok gormeyıp davamızı
acmalıyız aslında cok tehlıkelı
gorundugu gbı buyuk nedenlere sebep
oluyo keske elımden bırsey
gelse...cevremızde bırcok ınsan var
onlara seslenmek ıstıyorum herseye
para verılıyorda bole ınsanlara neden
yardım etmıyorlar.vicdanınızı elınıze
koyun.ve yardım elınızı uzatınn
RAMİS BAŞTUĞ - Erzincan
29 Ağustos 2008, Cuma 00:12
Geçmiş olsun kardeşim. Erzurum Aziziye
Araştırma hastanesinde aynı
hastalıktan yatan bir arkadaşla
tanıştım gerçekten durumunuza çok
üzüldüm. Ama şu da var hep suçu devlet
kurumlarında aramayalım biz çok mu
masumuz? Maaş biraz fazla olunca
gözümüz hiçbir haksızlığı görmüyor. O
işyerini ruhsatsız olduğu için şikayet
edemez miydik?